Half Life 2

 oyuna trendeCity 17doğru yol alırken başlıyoruz. Civil Protection güçlerinin arasından geçip şehire girerken, sorgu için alındığımızda ise, eski bir dostu görmek, eminim ki bir çoğunuzun gülümsemesine neden olacaktır. Barney‘den bahsediyorum tabi ki, hani şu Black Mesa’daki meşhur güvenlik görevlisi… Blue-Shift’te Gordon’u en son askerler tarafından bayıltılmış halde gören Barney ve Gordon’un karşılaşması sizi anında eski günlere götürmeye yetiyor. Bunu takip eden sahnelerde ise, daha oyunun başı olmasına rağmen kovalamaca ve adrenalin başlıyor, ve de oyunun sonuna kadar da neredeyse hiç durmuyor.

Adrenalin içeren bu birkaç sahneden sonra Alyx’le tanışıp, Dr.Kleiner’ın laboratuvarına vardığımızda ise, HEV Suit‘imize kavuşuyoruz. Tabi, Dr.Kleiner’ın “evcil” headcrab’i Lamarr’la da tanışmayı ihmal etmiyoruz bu arada. Ve Half-Life’ın vazgeçilmez olaylarından biri, ters giden deneyler… Ters giden ışınlanma deneyi sonucunda, Lamarr ile birlikte bir oraya, bir buraya ışınlandıktan sonra, kendimizi Black Mesa East’e doğru giden bir kovalamacanın içinde buluyoruz yine.

Birçok oyunda bulunan, “oyunun başları hep sıkıcı olur” tabusu da, Half-Life 2 tarafından yerle bir ediliyor böylece. 20 saati aşkın oyun süresi boyunca, sıkıldığınız tek bir an bile olmuyor. Bunun bir nedeni de, inanılmaz çeşitlilik sunan Source grafik motoru. Oyundaki neredeyse her nesne etkileşimli olunca, yapabileceklerinizin sayısı inanılmaz bir boyuta ulaşıyor. Mesela daha oyunun başında, City 17’ye ilk girdiğimizde, bir Civil Protection askeri, yere bir içecek kutusu devirerek “Yerden alıp, yanımdaki çöpe at” diyerek sizinle dalga geçiyor. Eh, kutuyu yerden alıp çöpe atabileceğiniz gibi, benim yaptığımı yapıp, çöpe değil de CP’nin kafasına da atabilirsiniz. Böylece CP sizi kovalarken, siz de onun koruduğu kapıdan kolaylıkla geçebilirsiniz. Bu tabi ki çok ama çok basit bir örnek. Oyun boyunca çok daha komplike ve çeşitli çıkış yolları kullanabileceğiniz durumlarda olacak.

Daha çeşitli bir duruma örnek olarak da, Barnacle‘larla (hani şu tavandan sarkan dilleriyle sizi yukarı çeken yaratıklar) dolu bir odada Barnacle’lara çeşitli nesneler fırlatarak onları kandırıp kolayca altlarından geçebilirsiniz. Ya da hepsini silahınızla vurabilirsiniz. Ama mermi harcamak istemiyorum diyorsanız, patlayan varillerden birini Barnacle’lara doğru yuvarlayıp, varili patlattığınızda, etraftaki tüm Barnacle’lardan aynı anda da kurtulabilirsiniz… Bu ve bunun gibi şeyler oyunun çeşitliliğini fazlasıyla arttırıyor.

Böylece Half-Life 1’de aynı sahnelere sürekli aynı tepkiyi verebilmemize rağmen oyunu onlarca kere bitirdiğimiz düşünülürse, farklı farklı tepkiler verebileceğimiz sahneleriyle Half-Life 2’yi çok daha uzun süre oynayacağız gibi geliyor.
Source engine’in marifetleri bu kadarla da kalmıyor tabi. Oyundaki tüm fiziki değerler, gerçek dünyadakinin birebir aynısı. Tabi bazen birkaç bug yüzünden istisnai durumlar da ortaya çıkıyor, ama bu ufak tefek istisnalar genellemeyi bozmaya yetmiyor. Bulmacaların bir çoğu, fiziki değerlere dayandırılmış. Mesela bir kaldıracın üzerine tuğlaları yığarak, diğer ucun yükselmesini sağlıyorsunuz ve yükselen kısımdan karşıdaki kısma zıplayarak yolunuza devam ediyorsunuz. Bu ve bunun gibi bulmacalar, çok fazla yorulmadan biraz kafanızı çalıştırmanızı sağlarken, bir yandan da daha önce hiçbir oyunda yapamadığınız şeyler olduğu için hoş bir yenilik olarak geliyor.

Fizik motoru ve objelerle olan iletişiminiz, Black Mesa East’te Anti-Gravity Gun‘ı almanızla iki kat artıyor. Peki nedir bu Anti-Gravity Gun? Bu silah, etraftaki objeleri kendine doğru çekip sonra da fırlatabilen, elinize geçirdiğiniz neredeyse herşeyi bir silah olarak kullanabilmenizi sağlayan prototip bir alet. Birçok yerde kısıtlı cephanemizi harcamaktan bizi kurtaran ve fazlasıyla işimizi gören bu silah, özellikle de Ravenholm’daki zombilere karşı hayat kurtarıcı silahınız olacak. Ayrıca oyunun sonunda The Citadel’de gücü aşırı derecede arttığından ve Combine Elite Troop’larını bile ordan oraya fırlattığından (ve elinizde başka silah olmadığından:)) yine vazgeçilmeziniz olacak. Yani kısacası Anti-Gravity Gun, Source engine’in fizik motorunu sömüren, bir oyunda görebileceğiniz en ilginç ve Half-Life 2’de en işinize yarayacak olan silah… O yüzden oyunu oynarken her an “G” tuşuna basmaya hazır olmanız şiddetle tavsiye edilir.

Anti-Gravity Gun haricinde cephaneliğimize bakacak olursak, artık Gordon’la özdeşleşmiş olan levyemiz dışında, Usp Pistol, Magnum, Mp-7 SMG, Shotgun, Crossbow, Pulse Rifle, Pheropods ve El bombası gibi ilk oyuna göre az sayıda olsa bile, yine de yeterli sayıdaki silahları görüyoruz. Zaten Anti-Gravity Gun varken, daha fazlasına da pek ihtiyaç duyacağınızı sanmam. Bir de eski oyundan hatırlayacağınız Gauss Gun var, ama sadece kullandığımız “buggy”nin üstüne monte edilmiş durumda olduğundan, çok da fazla kullanma imkanımız olmayacak. Buggy’nin dışında bir de suda kullandığımız bir motor var ki, araç sürüş keyfinin Half-Life 1’den bu yana oldukça artmış olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Half-Life 2’de araç kullanmak kesinlikle çok zevkli (özellikle de tepenizde sizi takip eden ve size ateş açan bir helikopter varsa)…

Gelelim, ilk Half-Life’da çok övülen yapay zekanın, ikinci oyunda nasıl iş çıkarttığına. Yapay zeka ilk Half-Life’ın yaptığı gibi devrim yaratacak düzeyde olmasa da, piyasadaki benzerlerinin “embesil” zekasından sonra, nispeten yeterli ve iyi geliyor. Tabi bazen siz iyice gizlendiğiniz bir yerden onlara kurşun yağdırırken, sizi göremedikleri için öylece durup kurşunları sindirmeye çalışsalar da, genel anlamda oldukça iyi bir yapay zekayla karşı karşıyayız. Siper alıyorlar, arkanızdan dolaşmaya çalışıyorlar, kendilerine avantaj sağlayacak şeylerin farkında olarak ona göre taktik kuruyorlar vs… Ama yine de çok fazla zorlayabildiklerini söyleyemem. Yine de sizi oyundan soğutmak yerine, oyuna daha çok bağlayacak derecede iyi bir yapay zekaya sahip oyun.
Oyun içi detaylara şöyle bir değindiğimize göre, teknik detaylara gelebiliriz artık. Önce grafikleri ele alalım. Oyunun grafikleri, gerçekten oyunun başta da vaadettiği gibi muhteşem. Birçok oyunda olduğu gibi, bazı nesneler ya da karakterler, diğerlerine oranla sırıtarak göz zevkini bozmuyor kesinlikle. Tam aksine, oyundaki herşey göz yaşartıcı derecede detaylı. Özellikle de karakterlerin yüzleri, şu ana kadar bir oyunda yapılanın en iyisi kanımca. Şimdi “Peki ya Doom 3?” diyenleriniz olacaktır tabi ki. Kişisel kanaatimce, Doom 3’ün fazlasıyla plastiğimsi yüz efektlerinden sonra, Half-Life 2’ninkiler çok daha gerçekçi ve doğal geliyor. Bunu zaten oyunun daha başında, G-Man’in yüzünü gördüğünüz zaman kendiniz de farkedeceksiniz. Sadece grafik olarak değil, animasyon olarak da inanılmaz derecede doğal ve gerçekçi bir iş çıkarmış Valve… Karakterlerin surat ifadelerinden o anda neler hissettiklerini yansıtmayı çok iyi başarmışlar. Bu pek anlatılmakla anlanacak gibi değil doğrusu, mutlaka kendi gözünüzle görmeniz lazım bana hak verebilmeniz için.

Grafiklerin muhteşemliğinden çevre tasarımı da nasibini almış. Bölümlerin tasarımları için gerçekten de ciddi bir uğraş verildiği belli. Etrafınızda gördüğünüz her yer, tam birer tasarım harikası. City 17’de şehrin Combine istilası altında olduğu havası çok iyi verilmiş. Onun dışında şehir de, gerçekten tam anlamıyla bir “şehir” olmuş. Elektrik direkleri, oraya buraya asılmış posterler, ilan panoları, şehrin ortasında propaganda yapan Dr.Breen’in görüntüsünün olduğu dev bir ekran, çöp kutuları… Herşey kesinlikle olması gerektiği gibi ve o kadar çeşitli bir şekilde yerleştirilmişler ki, hiçbir şey için “bu buraya olmamış” ya da “ben burayı görmüştüm sanki az önce” gibi şeyler aklınızın ucundan dahi geçmiyor. Gördüğünüz her yerden adeta detay ve ayrıntı fışkırıyor.

Sırf City 17’nin tasarımıyla kalmıyor çevre tasarımlarındaki güzellikler. Buggy’yle sahil yollarında gezerken Ant Lion’lardan fırsat bulabilirseniz arabayı durdurup, manzaranın ve etrafın güzelliğini seyredesiniz geliyor adeta. Ayrıca Buggy’yle olan birlikteliğiniz süresince, genelde ıssız olan yollarda ilerlerken, ara ara göreceğiniz terkedilmiş yerleşim birimleriyle birlikte Half-Life 2 birçok oyunun veremediği gerçekçi atmosferi vererek sizi içine çekmekte ve kendine bağlamakta hiç zorlanmıyor. Gerçekten görkemli ve muhteşem gözüken mekan tasarımlarıyla, kanımca Half-Life 2 bu konuda da şu ana kadar türünün en iyisi olmayı başarmış.

Çevre tasarımı ve karakter modellemelerinin dışında da oldukça doyurucu grafikler. Özellikle su efekti, bakıp bakıp doyamayacağınız kadar gerçekçi olmuş. Silah ve patlama efektleri de, genel olarak oldukça başarılı. Grafikler, tam puan almayı hakediyor açıkçası. Göze batan, rahatsız eden ve kötü gelen birşey ile pek karşılaşmıyorsunuz. Herşey gayet güzel gözükmesinin yanında, gayet de iyi bir uyum içerisinde harmanlanmış.
Sesler ise, genel anlamda oldukça doyurucu olsa da, bazı silah sesleri biraz yavan kalmış açıkçası. Yine de çok fazla göze (daha doğrusu kulağa) batmıyorlar. Silah sesleri dışındaki ses efektleri oldukça sağlam kesinlikle ve atmosfere büyük katkısı var. Özellikle Buggy’nin yolda kayarken çıkardığı sesler, sanki gerçekten Buggy’yi kullanıyormuşsunuz hissini yaşatıyor size. Ya da “We Don’t Go To Ravenholm” bölümünde, toxic headcrab’lerin çıkarttığı sesler iyice gerilmenize, üstünüze sıçradıkları anda elinizin quickload tuşuna gitmesine bile neden olabiliyor.

Konu Ravenholm’dan açılmışken, bu bölümün uzun süredir bir oyunda gerçek anlamda gerilmemi sağlayan ilk bölüm olduğunu söylemek istiyorum. Özellikle toxic zombie ve headcrab’lerin çıkardığı sesler ve animasyonları resmen elimin ayağıma dolaşmasına neden oldu. Oyundaki her ayrıntı, her detay atmosfere böyle olumlu etki yapıp, sizi içine çekiyor işte. Uzun zamandır gerçek anlamda gerilmediyseniz, “We Don’t Go To Ravenholm” bölümünü kesinlikle oynamanızı tavsiye ediyorum. Ravenholm’a neden gidilmediğini de anlamış olursunuz böylece…

Konuyu çok fazla dağıtmadan, seslere geri dönelim. Seslerin gerçekten de oyunun atmosferine katkısı büyük. Sırf atmosferi değil, aynı zamanda oynanışı da etkiliyorlar. Örneğin Nova Prospekt’te, turret’leri kurup Alyx’i beklediğiniz sırada Combine askerlerinin yaklaştıklarını seslerden çok rahat bir şekilde anlayabiliyorsunuz. Hele de iyi bir ses sisteminiz varsa, atmosferin içinde iyice eriyip kendinizi oyuna kaptırmanız çok daha kolay. Seslendirmeler de bir o kadar iyi olmuş. Alyx, Barney, Eli gibi karakterlerin seslendirmelerinin mükemmel olması bir yana, pek önemli olmayan karakterlerin seslendirmelerinde bile kalite sınırının altına düşülmediğini kolayca farkediyorsunuz.

Müziklere gelecek olursak, Half-Life 1’deki müzik anlayışının burada da devam ettiğini görüyoruz. Sadece belirli anlarda devreye giren kısa parçalar, isteneni fazlasıyla veriyor. Ravenholm’da devreye giren müzik ürpermenizi sağlarken, motorla suda helikopterden kaçarken çalan müzik adrenalini arttırıyor. Bu müziklerin kısa ve sadece belli anlarda devreye girmesini bir çok kişi bir eksi olarak sayabilir, ama benim düşünceme göre bu müzikler sürekli olsaydı, istenen bu etkiyi veremezlerdi. O yüzden müzikler tam kararında ve çok iyi olmuş diye düşünüyorum. Ki zaten eğer müziklere doyamadığınızı düşünüyorsanız, oyunun (ve Half-Life 1’in de) müziklerini oyunun klasörünü kurcalayarak bulup istediğiniz zaman dinleyebilirsiniz.

Atmosfer ve oyun hakkında daha ne söylenebilir, bilemiyorum açıkçası. Ambiyans mükemmel, sesler ve müzikler tam kıvamında, grafikler muhteşem, oyunun konusundan rahatlıkla mükemmel bir film ya da kitap çıkarılabilir… Ve bunların hepsi aynı potada eridiğinde, ortaya şu ana kadar yapılmış en iyi oyunlardan biri çıkıyor.

Half-Life’ın FPS türünde yaptığı devrimlerden sonra çıta oldukça yükseğe taşınmıştı. Bu çıtayı zorlayan oyunlar olsa da, henüz geçebilen olmamıştı. Ancak Half-Life 2, çıtayı geçmekle kalmayıp, daha da yükseğe taşımayı başarıyor. Evet, beklediğimiz Half-Life 2 buydu. Beklentilerimizi de aşan oyun, yılın son anlarında piyasaya çıkarak Yılın En İyi Oyunu ödülünü son anda kaptı gibi gözüküyor. Eğer Half-Life 2’yi kaçırırsanız, oyun tarihinin en mükemmel oyunlarından birini de kaçırmış olursunuz.

Half-Life 3’e kadar (ki oyunu bitirenler, 3. oyuna açık kapı bırakıldığını biliyorlardır zaten) çıkan oyunlar çıtayı ne kadar zorlayacak, göreceğiz. Ama ben çıtayı daha da yükselten olabileceğiniz sanmıyorum, ta ki Half-Life 3’e kadar…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s